ELBİSTAN’IN SESİ RADYOSU

ELBİSTAN’IN SESİ RADYOSU 

istenmeyen elim olaylar sonucu Mustafa SEFİL ve Mahmut KAVAK’ın aniden aramızdan ayrılması üzerine bir hafta süreyle yas ilan ettiğinden dolayı

YAYININA ARA VERMİŞTİR 

Hayatlarını kaybeden Mustafa SEFİL ve Mahmut KAVAK’a tanrıdan rahmet diler, ailelerinin ve yakınlarının acılarını, tüm kalbimizle  paylaşırız… 29.05.2008

 

19 Mayıs masalı…

 

"Görüntü" aldatıcıdır. "Görüntü" doğru olsaydı, bilime gerek olmazdı…"Bilim" görüntünün arkasındakini aramaktır… Bundan dolayı; Gerçekleri öğrenmek/bilmek isteyen her insan, görüntünün arkasını araştırmak zorundadır… Çünkü böylesi bir davranış, gerçekleri öğrenmenin vazgeçilmez ‘bilimsel’ kuralıdır…

                                                                        * * *

Kemalist istibdatın günümüzdeki uygulayıcısı olan mevcut yönetimin başı Genelkurmay ve onun sadık güdümcüsü Erdoğan-Gül liderliğindeki AKP hükümetine ve Baykal-Bahçeli önderliğindeki ırkçı-inkarcı muhalefet partilerinin doğrudan ya da dolaylı yandaşı olmayan, ve gerçekleri bilmek/öğrenmek isteyen, dürüstlüğünü yitirmemiş her birey,  özellikle resmi/sivil militaristler tarafından ırkçı bir anlayışla kaleme alınan resmi tarih’in yalanlar üzerine inşa edildiğini bilmeli ve bunlara karşı mücadele etmelidir… Böylesi bir duruş onurlu, çağdaş ve dürüst insan olmanın kuralıdır…

                                                                        * * *

Türkiye devleti yöneticileri yalanlarına devam ediyor hala… Hemde insanların gözünün içine baka, baka, hemde Türkiye insanını aptal yerine koyarak… Ve hala, Türkiye’de özgürlükçü-demokratik bir yönetim olduğunu iddia ederek… Ve hala, Ermeni soykırımını ve Kürtlerin ulusal-demokratik haklarını inkar ederek… Ve hala, Kıbrıs’ta işgalci Türk Ordusu’nun barış için orada bulunduğunu iddia ederek… Ve hala, cumhuriyet kurucularının anti-emperyalist olduğunu savunarak… vs. Vs… Yaklaşık 90 yıldır uydurdukları yalanların örnekleri o kadar çok ki, bu kadar yalanın içinde doğruyu bulmak adeta imkansız gibi…

Bunların yalanlarından bir tanesi de; "Çocuk Bayramı" adı altında her yıl olduğu gibi, geçtiğimiz 23 Nisan’da da şatafatlı bir biçimde kutlanan "Egemenlik ve Çocuk Bayramı’dır..."

Öyle bir ülkenin bireyleriyiz ki; Bu nasıl ve neyin bayramıdır?. Şaşırmamak elde değil…

- 1920 yılından bu güne kadar devlet yöneticileri tarafından hiçbir dönemde ve ciddi bir biçimde  çocukların korunmadığı/kollanmadığı, çocuklarımızın geleceği için ‘çağdaş anlamda’ hiçbir yasal düzenlemenin yapılmadığı bir ülkede…

- Açlık ve yoksullukla mücadele eden ailesine ekonomik katkı sağlamak amacıyla çalışmak zorunda kalan çocukların üzerinden gerçekleştirilen sömürünün olağanüstü büyük boyutlarda olduğu bir ülkede…

- Yüzbinlerce sahipsiz çocuğun köprü altlarında ve sokaklarda aç yattığı bir ülkede…

- 13-15 yaşlarındaki çocukların Newroz Kutlamaları’nda Güvenlik Güçlerine mukavemette bulunduğu gerekçesiyle, polisler tarafından şehir meydanında ve televizyon kameraları önünde kolu kırılarak gözaltına alınıp işkence yapılan bir ülkede vs… Devlet yöneticileri ve özellikle sistemin dalkavukları hiç utanmadan, sıkılmadan çocuk bayramı bizim ulusal ürünümüzdür diye övünebiliyorlar ve hemen hiçbir koruma/kollama güvencesi sağlamadıkları çocuklarımız adına "Bayram ilan ederek" kutlama yapıyorlar… Bununla beraber burada şunu da belirtmek gerekir ki; 90 yıl kadar önce ilan edilmiş ve o günden bu güne devam eden "uyduruk Çocuk Bayramı" kutlamalarını efendilerinden daha büyük bir gayretle yüceltme yarışına giren,  (amiyane tabirle) resmi ideoloji’nin  "yalakalığı" görevini üstlenmiş görsel ve yazılı basının rezilane tavrı da, yaşanan bu utanç verici trajedinin başka bir boyutu’dur…

                                                                        * * *

Devlet İdeologları’nın yıllardır Türkiye halklarının beynine kazımaya çalıştığı sayısız uydurmalardan bir tanesi de, her yıl kutladıkları ve yakında yine büyük bir şatafatla kutlamaya hazırlandıkları 19 Mayıs 1919 Samsun masalıdır…

Bilindiği gibi; Resmi ideoloji yanlıları, 19 Mayıs 1919’da işgalci emperyalist ülkelere karşı savaşmak, çağdaş ve bağımsız ( !) bir devlet kurmak amacıyla Mustafa Kemal ve arkadaşlarının gizlice Samsun’a çıktığı iddiasındadır... Bugüne kadar yaşamın her alanında hertürden Kemalistler tarafından sürdürülen bu iddianın doğru olmadığı, aksine bir aldatmacadan ibaret olduğudur… Zaten, Karadeniz ve Samsun’un İngiliz işgali altında olduğu bir dönemde, İngilizlerin onayı olmadan böylesi bir hareket imkan dahilinde değildir… İşin gerçeği; Emperyalist ülkelerin hayati çıkarlarının korunması amacıyla, İngilizlerin ve diğer emperyalist ülkelerin hazırladığı plan sonucu, İngilizler tarafından 48 Osmanlı Subayı Samsun’a çıkarılmıştır… Amaç kısa vadede, Anadolu’da örgütlenmeye başlamış olan anti-emperyalist hareketleri ezmektir… Gene bu amacın bir parçası olarak; Kürt ve Ermeni ulusal direnişlerini ortadan kaldırmak, daha da önemlisi Sovyetler Birliği’nden gelebilecek bir sosyalist tehlikeyi önlemektir… Emperyalist ülkeler amaçlarını gerçekleştirmek için Mustafa Kemal’den bir ay kadar önce General Kazım Karabekir’in Doğu orduları (15. Kolordu) komutanlığına atanmasını gerçekleştirmiş, bu zatta İngilizlerin koruması altında Erzurum’a gelerek, emperyalistlerden aldığı bu görevi Ermeni ve Kürt bağımsızlıkçılarını katliamdan geçirerek layıkıyla yerine getirmiştir… Emperyalistlerin bir sonraki hedefi ise, Anadolu’da batılı (emperyalist) ülkeler yanlısı yeni bir devlet kurulması zorunluluğu olmuştur. Güvenilir ittifakçılarının önderliğinde kurulması planlanan ve emperyalizmin çıkarlarını korumak amacıyla ileri karakol görevi yapacak olan bu devlet aracılığıyla, o dönemde hemen tamamı İngiliz ve Fransız sömürgesi olan özellikle islam ülkelerinde ki bağımsızlık ve anti-emperyalist hareketleri engellemektir…

Daha açık bir şekilde belirtmek gerekirse; Rusya’da devrimle sosyalistlerin yönetime gelmesiyle ve anti-sömürgeci, anti-emperyalist bir politika izlemesi sonucu paniğe kapılan başta İngilizler olmak üzere tüm işgalci emperyalist ülkeleri, hem Anadolu ve Orta-Doğu’da hemde özellikle diğer islam ülkelerinde gerçekleşmesi muhtemel anti-emperyalist bağımsızlık hareketlerini önlemek amacıyla kendilerini bu tehlikelerden koruyacak güvenilir ittifakçılar aramaya yöneltmiştir… Ve, Emperyalist güçler tarafından bu kutsal görev ( !) için keşfedilen Mustafa Kemal ve arkadaşları "İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanlığı’nın vize’siyle" ve "İngiliz Savaş Gemilerinin koruması altında" İngiliz işgali altındaki Samsun’a emin ve güvenli bir şekilde çıkmışlardır…

Genelkurmay bu konudaki belgeleri açıklamıyor. Açıklamaması bir yana ele geçirilen bazı belgelerin yayınlanması ve o dönemde önemli görevlerde bulunmuş kimi insanların anılarında  yazdıkları da, 288-301 gibi anti-demokratik yasalar ve çeşitli yöntemlerle devlet yöneticileri tarafından engelleniyor… Ancak tüm bu baskı ve engellemeler gerçeklerin ortaya çıkmasını engelleyemiyor… Şöyle ki ;

1) 18 Şubat 2007 tarihli Sabah Gazetesi’ndeki köşesinde Murat Bardakçı; İngiliz İşgal Kuvvetleri tarafından Mustafa Kemal ve arkadaşlarına Samsun’a gidebilmeleri  için verilen vizenin orijinalini nasıl ele geçirdiğini şöyle anlatıyor. "…1990’lı senelerde Şahbaba’yı yani Sultan Vahdettin’in hayatını yazıyordum ve bazı belgeler bulabilme ihtimalini düşünerek, İstiklal Savaşı’nın çok önemli ve meşhur bir kumandanının ailesini ziyaret etmiştim. Söz döndü, dolaştı, Mustafa Kemal Paşa ile arkadaşlarının Samsun’a gitmeleri konusuna geldi ve İstiklal Savaşı’nın bu çok önemli kumandanının aile mensupları, "Bunlar belki işinize yararlar" diyerek bir dosya uzattılar. Dosyanın kapağını açınca, tüylerimin nasıl diken diken olduğunu bugün hala hatırlarım. Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun öncesi ve hemen sonrası yazışmaları elimde duruyordu, seneler boyunca işittiğim vize söylentileri gerçekti, zira Paşa’nın Samsun vizelerinin asılları bu dosyadaydı ve vizelerin altında John Benett’in imzası vardı.."

Mustafa Kemal ve üst rütbeli 48 arkadaşına vize veren, İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanlığı İstihbarat Dairesi Subayı Yüzbaşı John Godolphin Bennett’in 1974 yılında kaleme aldığı ‘Witness’ adlı kitabından alıntı yapan Murat Bardakçı, vize olayını şöyle anlatıyor. "Karadeniz o günlerde fiilen İngiliz donanmasının işgali altında bulunduğundan dolayı boğazlardan çıkabilmek için İngiliz vizesi gerekmekteydi. Mustafa Kemal Paşa’nın hazırladığı ve 23 karargah mensubu ile 25 erden oluşan 48 kişilik Harbiye Nezareti, yani Savaş Bakanlığı tarafından İstanbul’daki İngiliz Kumandanlığı’na gönderilmiş, İrtibat Kumandanı Binbaşı Millingen, 15 Mayıs günü listeyi tasdik etmiş ve Yüzbaşı Bennett’de 16 Mayıs sabahı isimlerin yazılı olduğu kağıtların arka sayfasına vize damgalarını basmıştı..."

                                                                        * * *

2) Mustafa Kemal’in en yakın yol arkadaşlarından zamanın 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir anılarını kaleme aldığı bir kitabında "Cumhuriyet teklifi bize açıkça İngilizler tarafından geldi" diye tarihi bir itirafta bulunuyor ve itiraflarına şöyle devam ediyor : "…İngiliz Kaymakamı Ravlinson İstanbul’dan Erzurum’a geldi ve hemen beni makamımda ziyaret etti. (27.11.1335/1919) Tam iki saat konuştuk.

a)      Şimdiye kadar sulh yapmadığımızın sebebi, Türkiye’de şimdiye kadar kuvvetli bir hükümet görmediğimizdendir. Hakiki İngiliz dostu olacak simalarla anlaşmak istiyoruz. Mustafa Kemal Paşa sulh konferansında bulunsun veyahut sulh mukarreratına (verilen kararlara) mutabık kalsın…

b)      Endişemiz Türkiye’nin bir gün yine İngiltere’nin düşmanları tarafına geçivermesidir. Padişah bunu yapabilir. (Ne gariptir ki; Kemalistler tarafından emperyalizm yanlısı ilan edilen padişah’a emperyalistler güvenmiyor.)  (Paşaların Kavgası, Emre Yayınları sf. 67-68)

                                                                        * * *

3) Prof. Fikret Başkaya Paradigmanın İflası’nda " (…) İngiliz yönetimini korkutan, sömürgelerde Sovyet devriminin yarattığı anti-sömürgeci ve anti-emperyalist hareketlerin güçlenmesiydi. Ortaya çıkan bu yeni durum statüko’yu sürdürmeyi problematik hale getirmişti. Daha 1920’de İngiliz generali Ravlinson, Bolşevik yayılmasına karşı,  Türkiye’de güçlü bir yönetimi destekleyeceklerini söylüyordu. Bu, İngiliz emperyalizmi için Anadolu’da toprak edinmekten çok daha büyük önem taşıyordu. Ancak Bolşevik yayılması durdurulduğu zaman İngiliz genel çıkarları güvence altına alınabilirdi. (…) diye yazıyor…

                                                                        * * *

Bütün bunlardan daha önemli olan; Mustafa Kemal’in "Türkiye batılı medeniyetler içersinde yerini alacaktır" sözü, yukarıda defalarca belirtildiği gibi, cumhuriyet kurucularının emperyalist ülkelerden almış olduğu görevi layıkıyla yerine getirerek Türkiye’nin emperyalist ülkeler bloğunda yerini almış olmasıdır…                                                                                                      Almanya, 27 Nisan 2008


Terör çözüm değildir...

Bu yazıyı: Irkçılar, bağnazlar, çıkarcılar, takkiyyeciler, işbirlikçiler vb. okumasınlar... Çünkü onlara hiçbir yararı olmayacaktır!..

* * *

Bilimsel (siyasal) tanımlamada “Terörizm” en uç noktada temel dile getirilişini, -sömürgeci, asimilasyoncu- devlet anlayışında bulur. Bundan dolayı, sömürgeci ve asimilasyoncuların iktidar olduğu toplumlarda devlet; iktidarını korumak bahanesiyle, sömürüye karşı mücadele eden emekçiler ve ulusal-inançsal kimliklerini talep eden azınlıklara karşı terör uygular...

* * *

Hepimizin bildiği gibi 21 Şubat’ta yoğun hava ve topçu desteğiyle başlayan ve kara harekatıyla devam eden Türk ordusunun, “terörist olarak nitelediği” PKK’yı imha etmek bahanesiyle güney Kürdistan’ı işgal hareketi büyük bir fiyaskoyla sonuçlandı. ABD’nin desteğiyle başlayan bu askeri harekat, tahminlerin ötesinde bir gerilla direnişiyle karşılaşması sonucu geri çekilmek zorunda kaldı. Herne kadar yetkililer tarafından inkar edilmesine rağmen, Türk ordusunun bu ağır yenilgisi üzerine, Türkiye ve tüm dünya kamuoyu; Genelkurmay ve AKP’nin  muhalefet partileri olan CHP ve MHP’yle karşı karşıya gelmesine ve bu ırkçı-asimilasyoncu kurumlar arasında cumhuriyet tarihinin en büyük tartışma ve kapışmalarından birine neden oldu...

* * *

Ülkemizde 1908’ten itibaren İttihat-Terakki iktidarının temelini attığı ve 1920 sonrası İttihat-Terakki artçısı cumhuriyet kurucularının geliştirerek merkezileştirdiği, günümüzde de devam eden devlet ideolojisinin resmi adı bilindiği gibi "Üniter Devlet’tir.." Üniter devlet modeli; Tek bayrak, tek dil, tek ulus, tek din vb. gibi "Türkleştirme ve sünnileştirme" uygulamasıyla farklı kimlik ve inançları yok sayar... Bundan dolayı üniter anlayış; doğası gereği ırkçı ve inkarcı özelliğe sahip olduğundan "terörist" nitelik taşır. Çünkü; Çok uluslu ve çok dinli toplumlarda üniter devlet, sömürüye karşı mücadele eden emekçilere ve ulusal demokratik hak mücadelesi veren ulusal-dinsel azınlıklara karşı, acımasızca katliam ve soykırım yapar. Üniter devletler tarafından yapılan katliam ve soykırım örnekleri yaşadığımız dünyamızda oldukça fazladır. Yakın tarihimizi incelediğimizde alenen görürüz ki bizim ülkemizde de bu durum çokca yaşanmıştır ve yaşanmaktadır...

Örneğin; Daha cumhuriyetin kuruluş yıllarında, ülkemizde emekçi ve azınlıklara karşı gaddarca yapılmış olan üniter devlet teröründen bazılarını kısaca özetleyecek olursak;  1921yılında Kemalist güçler, yanlarına Topal Osman türünden çok sayıda eşkiya güçlerini ve bazı Kürt aşiretlerinden oluşan işbirlikçilerini de alarak, Kürt ulusal güçlerini Koçgiri’de imha ediyor. Koçgiri’de binlerce Kürt insanını toprağa gömen Üniter devlet,  kimliğini ve ekonomik-demokratik haklarını isteyen bu insanları “bölücü” ilan ediyor...

1920 yılında Ankara Meclisi’nde (TBMM) Kürtlerin desteğini sağlamak amacıyla, Kemalistler tarafından kendilerine verilen vaadler yerine getirilmediği için, Şeyh Said önderliğinde 1925 yılında ayaklanan Kürt ulusal direnişçileri, Emperyalist devletlerin de desteğini alan Mustafa Kemal’in silahlı güçleri tarafından katliamdan geçiriliyor. Ve ulusal kaderlerini tayin  için mücadele eden bu direnişçiler, katliam sonrası katliamcılar tarafından “irticacı” olarak tanımlanıyor...

1929 yılında Ararat ve 1937 yılında Dersim’de ayaklanan Kürtler, Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Celal Bayar ve diğer Cumhuriyet yöneticilerinin emriyle ve CHP’nin kararıyla soykırımdan geçiriliyor. Soykırımdan geçirilen ve çoğunluğu kızılbaş (alevi) olan bu Kürt yurtseverleri, soykırımcılar tarafından "dinsel sapık" ve eşkiya (Şaki) olarak niteleniyor...

Sadece Mustafa Kemal’in iktidar olduğu dönemde, Mustafa Kemal’in emriyle ve (TBMM) Türkiye Büyük Millet Meclisi kararıyla: (1920-1938 arası) 26 Kürt katliamı ve soykırım yapılıyor... Bu dönemde Kürtlerin dışında Ermeni, Rum, Süryani, Yezidi, vb. Ulusal, dinsel azınlıklarda aynı akibete uğramaktan kurtulamıyorlar... Daha 1920’lerin başından itibaren, tüm partiler ve işçi sendikaları kapatılıyor. Grevler ve 1 Mayıs işçi bayramı yasaklanıyor. Anti-emperyalist mücadele içerisinde yer alan Komünistler, sosyalistler, ulusalcılar ve islamcılar en ağır saldırılara maruz kalıyor. İşkencelerden geçiriliyor, sürgüne gönderiliyor, katlediliyor... “Batılılaşma ve çağdaşlaşma” adı altında ülkeyi emperyalizmin güdümüne sokarak sömürgeleştirmeyi amaçlayan siyasi örgütü CHP dışında, tüm partileri kapatan Kemalistler; “despotik” militarist yönetimleriyle Anadolu halklarını insanlık tarihinin en karanlık evresini yaşamaya mahkum ediyor...

* * *

Ulus devlet ideoloji’sinin belkemiğini oluşturan Türkleştirerek ve sünnileştirerek tekleştirme yani, ‘Üniter Devlet’ politikasına günümüzde de devam eden bugünkü yöneticiler, Türk ve sünni olmaya karşı direnenleri geçmişte olduğu gibi asimile olmaz ise imha etmek istiyor... 200 yılı aşkın bir zamandan beri, Osmanlı ve Cumhuriyet kurucuları tarafından uygulanmış ve günümüzde “yeşil elbise giymiş” AKP’li üniterciler tarafından uygulanmakta olan ‘inkarcı’ dayatmaların hiçbir sorunu çözmediği alenen ortadadır. Ve bu gerçek herkes tarafından  artık anlaşılmalı ve kabul görmelidir... Ayrıca bu sorunun çözümlenebilmesi için şunu herkes kesinlikle bilinmelidir ki, Kürt sorunu ULUSAL SORUNDUR... Bu sorunun nasıl çözüleceğine öncelikle ve genel bir ifadeyle ulusal-demokratik haklarını isteyen Kürtler karar verecektir... Bağımsızlıkta dahil bu onların en tabii hakkıdır...

                                                                                     * * *

Sonuç olarak; “Halet Efendi türü” geleneğini yaklaşık 90 yıldır devam ettiren üniter devlet yöneticileri yüzünden, Anadolu halkları günümüze kadar hiçbir dönemde maalesef mutlu olamamıştır. Kemalist yöneticiler yaşamları boyu saraylarda, yatlarda, yazlık-kışlık köşklerde, çiftliklerinde ve her akşam içki masalarında sefahat içinde yaşarken; Anadolu insanı bu güne kadar sömürü altında inim-inim inlemiş, işsizlikten, sefaletten, açlıktan, gelecek kaygısından kurtulamamıştır... Çünkü Halet Efendi felsefesi, özgürlük ve eşitlikçiliğin düşmanıdır. Halet Efendi rantçıdır. Rüşvetçidir. Sömürücüdür. Kurulu yağmacı düzenin devam etmesi için, kan emmekten çekinmeyen “solucan” soyundandır...

* * *

Halet Efendi Kimdir? Halet Efendiyi tanımayanlar için kısaca tanıtmak amacıyla; Halet Efendi Tanzimat öncesi despotik Osmanlı devletinin sömürgeci, talancı düzenini devam ettirebilmek uğruna, dönemin Osmanlı yönetimine karşı mücadele eden halkları ve aydınları kırımdan geçiren zamanın (Sadr-ı Azam) Başbakanı’dır... Sultan II. Mahmut 1820’lerde öncelikle kendi “despotik” iktidarını korumak ve güçlendirmek, Osmanlı’nın çöküşünü durdurmak amacıyla, (batıcı anlamda) reformlar yapmak gerektiğine inanır. Fakat Sultan Mahmut, önünde en büyük engelin zamanın ulema sınıfı’yla birlikte hareket eden devletin silahlı gücü “Yeniçeri Ordusu” olduğunu görür. Ve II. Mahmut, yeniçeri ordusunu ortadan kaldırmaya karar verir. Bu iş için kendisine yardımcı arar. II. Mahmut bu düşüncesini ne zaman en yakını olan, sadrazamı Halet Efendiye açıklasa, Sadrazam Halet Efendi, Padişahı korkutarak kararından vazgeçirmek amacıyla ‘aman efendimiz, sakın ocaklıların kulağına gitmesin. Allah korusun(!) başımıza telafisi mümkün olmayan işler açarlar’ der. Öte yandan, köklü bir değişimin taraftarı olan zamanın reformcu aydınlarını türlü bahanelerle ortadan kaldırır... O dönemin önemli devlet adamlarından Cevdet Paşa, 'Tarihi Cevdet’ adıyla yayınladığı eserinde; Halet Efendi, o kadar çok aydını ölüme gönderdi ki, artık devlet ileri gelenleri, Halet Efendi’yi ancak "yazık bu çok genç" veya "efendim, çok yazık, bu çok ihtiyar" diyerek ve bir ölçüde durdurabiliyorlardı. ‘çok genç’ veya ‘çok ihtiyar’ itirazlarına bir süre kanan Halet Efendi sonunda çevresindekileri ‘her zaman boynu vurulacak orta yaşlıyı ben nereden bulayım’ diye azarlayan, kan emici bir solucan türüydü..” diye yazıyor...

                                                                        * * *

Resmi kaynaklara göre; Türkiye’de 18 milyon insan aç yatıyor. Kimliklerini isteyen Kürtler kuzeyde ve güneyde katlediliyor. Gencecik evlatlarımız “kiralık katil olarak kullanılmak üzere” ölüme gönderiliyor. Kısaca: Halet Efendi geleneğini günümüzün asker-sivil yöneticileri de, Halet Efendiyi aratmayacak bir şekilde ve adeta ona layık olduklarını kanıtlarcasına sömürü ve talana dayalı inkarcı düzenlerini hertürlü yöntemleri kullanarak devam ettiriyorlar. Halet Efendi soyu tükenmiyor. Çünkü; Halet Efendi soyu Cevdet Paşa’nın tanımladığı gibi solucan türünden, kolay ürüyor. Her çağda, her yerde, her zaman kolaylıkla bulunuyor...

 

(Realite Gazetesi´nden alınmıştır.)

 

Almanya, 20 Mart 2008                                                                        hizarcioglu@hotmail.de

 

Reklam
 
 
>> 80183 ziyaretçiGiriş yapmıştır
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=