Ölümünün 1. yılında

Ölümünün 1. yılında

Aydınlık bir geleceğe ancak toplumsal olayları bilimsel olarak yorumlayan ve bunu eyleme dönüştüren insanlar öncülük yapabiliyor. Bu anlamda toplumu dönüştürmeye çalışan insanlar aydın olarak niteleniyor. Ve sınıflı toplumlarda devlet yöneticileri aydını daima düşman olarak görüyor. Böylesi durumlarda da devlete hem "cellat" hemde "din adamı" gerekiyor. Çünkü "cellat" devletten aldığı ilk görevi, "din adamı" ise son görevi yerine getiriyor...
Hrant Dink ve sahte aydınlar…

***

Tarih: 19 Ocak 2007 Ermeni asıllı gazeteci Hrant Dink tetikçi bir cani tarafından katledildi. Peki Hrant Dink neden katledildi?.. Şurası muhakkak ki, Hrant sırf Ermeni olduğu için katledilmedi. Hrant Ermeni olmasının yanında, düşüncelerinden ödün vermeyen onurlu bir aydın olduğu için katledildi. Onun niçin hedef seçildiğini ve katledildiğini en açık bir biçimde, Özgür düşünce Kolektifi’nin 23-24 Aralık 2006 tarihlerinde düzenlediği Aydınlık Sorgular Sempozyumu’nun 'Aydın ve Resmi Tarih Yazımı' başlıklı oturumunda ki konuşması açıklamaktadır...  

Hrant’ın katledilmesi üzerine timsah gözyaşları dökerek, Hrant’a övgüler düzen ve toplum tarafından "aydın" olarak tanımlanan bazı Prof. Yazar, Gazeteci vb. ünvanlı sahte aydınlar için de belki bir faydası olur ümidiyle, aynı zamanda Hrant’ın anısına binaen, ölümünden kısa bir müddet önce yaptığı konuşmasını özetleyerek yazmak gereği duydum. Ve Hrant konuşmasına şöyle başlıyor: "(...) Aydın kavramının bu kadar ciddi bir kavram olduğunu düşünmüyorum. Aydının karşılığı nedir? Aydın olmayan yurttaş hangisi? Aydınlar var da aydın olmayan kim? Çok bilen mi aydın? Çok cesur olan mı? Çok iyi analiz, sentez yapabilen mi aydın? Bunların ölçütü nedir? Hakikaten felsefi anlamda çok tartışabilirsiniz. Ama pratik anlamda bunun karşılığına istediğiniz an burun kıvırabilir, dudak bükebilirsiniz. Çünkü bazen çok cesur olabilirsiniz. Bu sizi bir aydın gibi gösterebilir, ama o kadar karanlık şeyler söylüyorsunuzdur ki toplumun canına okuyorsunuzdur. Çok cesursunuzdur ama aydın değilsinizdir.

Sartre –Aydın çağından sorumludur- diyor. Peki Türkiye’deki aydınların durumuna bakarsak, biz çağımızdan sorumluyuz noktasında kalarak  aydın olabilirmiyiz? Yoksa gerçek sorumluluğumuz aslında çağımız ve çağımızdan önceki sürece ilişkin üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmediğimiz için midir? (...)"

(...) "Çok bilen mi aydın?... Çok iyi analiz yapabilen mi?... Aydının olmazsa olmaz, bir tek silahı vardır: VİCDAN... Vicdanı olmayan aydın olamaz. Vicdanını ortaya koyarak meselelere bakmayan, olaylara bakmayan, sadece aklına güvenen ve aklıyla çözmeye çalışan benim nezdimde aydın olamaz. O çok iyi bir bilgisayar olabilir, ama aydın olamaz... (...)"

(...) "Ben sadece Ermeni tarihinden müteşekkil bir sınav sorusu sormayacağım. Ama sınav sorularından bir tanesini eğer benim soruma ayırırsak: Türk solu ve Türk aydınları bu sınavdan bütünüyle çakmışlardır. Bu sınavdan Nazım Hikmet’te çakmıştır. Nazım, kurtuluş savaşı üzerine destanlar yazdı. Kuva-i milliye üzerine destanlar yazdı, kitaplar yazdı. Nazım’ın TKP içerisinde en yakın arkadaşları Ermeni yoldaşlarıydı. Vedat (Türkali) ağabeyle oturup konuştum. Şaşırdık. Nazım 1915 döneminde, kurtuluş savaşı döneminde, olanları bilmiyor muydu? Milli kurtuluş savaşı denilen olgunun, aslında bu ülkede yaşayan halklara karşı verilmiş bir savaş olduğunu bilmiyor muydu? (bu konuda) Bir tek satıra rastlayamazsınız. Onca külliyesi içerisinde bir şiirinde, o da bir yerinde Bakkal Karabela’dan bahseder. Aydın ve tarih denildiği zaman ben size, Türkiye’nin pratiğinden başka bir şey anlatamam. Bu kadar açık bir pratik. Oysa aydın sadece çağından sorumlu değildir, tarihinden de sorumludur. Hele hele böyle bir ülkede yaşıyorsak.

TC: tamamen yeni bir birey, yeni bir tarih, yeni bir kültür ve o tarih ve kültürün harmanladığı yeni bir zihniyet ve hatta tek bir forma, tek bir kıyafet, tek bir kimlik yaratmaya çalıştı. Bir teklik ve onun toplamında Türklük diye bir kimliği aldı ve bütün yurttaşlarına dayattı. Türkiye solu da, bu teklik içerisinde 'ayrılıklarımızın ne gereği var bizim bir sorunumuz var o da işçi sınıfının sorunu. Biz bu sorunu bitirirsek zaten başka sorun kalmayacak’ diye tarihine bakmamayı bir maske ile kendisine perdelemiş ise o zaman Türkiye aydınları kendi tarihlerini ne kadar doğru sorguladılar? Sorgulamadılar. Ve bunun, aydın olmak için önemli bir sınav olduğunu, izin verin ben belirteyim. İsmail Beşikçi ve Fikret Başkaya’ya teşekkür ediyorum. Türkiye’de ilk kez sorun sadece Kürt sorunu olmaktan çıktı. Ama gerçek anlamda Beşikçi, Paradigmanın iflası’nda da Başkaya Ermeni sorununu ne kadar bu ülkenin inşa edilmiş o büyük binasının temelinde yattığını gösterdi, gün yüzüne çıkardı. Bugün en azından bu sorun sorgulanmaya tartışılmaya başlandı. (...)"

(...) "Kimlik sorunu deyince elbette buradan Kürt sorununa değinebiliriz. Bugünün Kürt sorununun Türkiye’de yaşamış olduğu bütün boyutlar, geçmişte Ermenilerin bu topraklarda yaşamış olduğu sorunun ve sürecin tıpkısının aynısıdır.  Size Ermenice tercümeler yapabilsem, makaleler getirebilsem. Hiçbiriniz anlamazsınız onun yüz sene önce yayınlanmış bir makale olduğunu. Herşey o kadar birbirine benziyor. Ama Türkiye, tarihiyle gerçek anlamda hesaplaşmadığı için bugün Kürt sorunu içerisinde bunalıyor ve bocalıyor. Bu sorunda bocalamayan bir tek kesim var: Devlet. Toplum bocalıyor çünkü tarihini bilmiyor. Devlet bocalamıyor, çünkü devlet tarihini çok iyi biliyor ve edinmiş olduğu başarısının  aynısını bugün aynı yöntemlerle devam ettirmeye çalışıyor, ama toplum bunun farkında değil. Çünkü tarihini bilmiyor. Eğer tarihini bilmiş olsa bugün hakikaten bu sorunun altından kalkması onun için çok daha kolay olacaktı. (...)

Tabii "soykırımdır" diyor ve konuşmasına şöyle devam ediyor Hrant: (...) "Ben Türk kardeşlerimle konuşurken dikkat ediyorum onları üzmemek için. Hatta anlamaya çalışıyorum. Çünkü biliyorum, soykırım dediğim zaman, siz soykırımlara karşı bir insansınız ve olmaması gerektiğini düşünüyorsunuz. Sizin atalarınızın da yapmamış olmasını arzu ediyorsunuz. Ben buna empati kurabiliyorum. Ve acaba soykırım kelimesini söylemeden nasıl anlatırım olan biteni, buna bakıyorum. Ama bana bu soykırım mıydı, değil miydi, adını sorarsanız, ben kendimi, tarihimi inkar etmem. Tabii Soykırımdır..."

***

Şurası tartışmasız bir gerçektir ki, Hrant resmi söylemin "düzmece ve inkarcı" olduğunu söyleyebilen yürekli, onurlu ve seçkin bir "aydın" olduğu için katledildi... Hrant, inkarcı "resmi tarihi" teşhir ettiği için katledildi... Bundan dolayı; Hrant Dink’i  bir yıl önce katleden tetikçiler kendilerine yapılan vaatler yerine getirilmediği ya da bazı sebeplerden gecikme yaşandığı için devletten şikayetçi olmaya başladılar. Bunun en açık örneğini azmettirici katillerden Yasin Hayal, 2 Temmuz’da ki mahkeme öncesi Savcı’ya gönderdiği mektupta "Sayın Savcım, ben bu derin devlet, derin millet kavramlarını pek anlayabilmiş değilim. Ama ortada kesin olan bir şey var ki o da Emniyet içinde legal mi, illegal mi bilmiyorum, bir grup bizi kumanda etti. Bu aşikardır. Siz bunu gördüğünüz halde bizim hakkımızı muhafaza etmediniz. Eğer biz devlet görevlerinde kullanıldıysak bizim haklarımızı korumak devlete düşmez mi?" diye yazıyor...

Sizin haklarınızı korumak tabii ki, devlete düşer sayın kahraman katil beyler. Ayrıca sizleri bu işle görevlendirenlerin derin mi, değil mi? olduğunu gayet iyi bilirsiniz. Çünkü sizler devletin iyi çocuklarısınız!.. Merak etmeyin! yakında bir yolunu bulup sizleri de bırakırlar. Hatta, devletten "üstün hizmet madalyası" bile alabilirsiniz!.. Son yüzyıllık tarihimize bir göz atacak olursak bunun yüzlerce örneğini görmemiz mümkün. Mesela daha kısa bir müddet önce Şemdinli’de bir kitabevine bomba atarken suçüstü yakalanan -bombacı Astsubayların- nasıl ödüllendirildiğini bilmiyor musunuz?.. Sizlerde tıpkı bu -bombacı Astsubaylar- gibi, devletin iyi çocuklarısınız...

Sakın merak etmeyin! Sizleri fazla üzmezler, çünkü devlete her zaman "cellat" lazım, bir de "din adamı". Çünkü "cellat" devletten aldığı ilk görevi "din adamı" ise son görevi yerine getiriyor...                             Almanya, 08. 01. 2008
F. HIZARCIOĞLU

İnanmayın!
yalan söylüyorlar…

 

 
Minerva’nın kuşları karanlık basınca uçmaya başlarmış!..
                                      
                                   Friedrich Hegel

 

 

 

 

 

Son genel seçimi farklı kazanan AKP, seçim sonrasında yüzündeki sahte maskeyi atarak, resmi ideoloji’nin ve Genelkurmay’ın asli partisi olduğunu saklamaya daha fazla gerek duymamıştır… Başta Cumhurbaşkanı Gül ile Başbakan Erdoğan  olmak üzere, Meclisteki ırkçı-milliyetçi muhalefet milletvekillerinin de desteğiyle ve terör karşıtı demogojik söylemler ve terörist yöntemler kullanarak Kürtlere karşı imha savaşı başlatmıştır…

Başbakan Erdoğan, sık sık verdiği demeçlerle Kürtlerin sosyal-siyasi-demokratik haklarının verileceğini ancak böylesi bir demokrasi reformunun önündeki tek engelin PKK terörizmi (!) olduğunu belirtiyor…

Sakın inanmayın… Yalan söylüyorlar… Bu film; Hem Aydınlar, hem Sosyalistler, hem yurtsever Kürtler hemde diğer tüm bölge halkları tarafından hemde defalarca izlendi... Hem de telafisi mümkün olmayan bedeller ödenerek…
                                                           *  *  *
1789 Fransız Burjuva devrimi sonrası özellikle Avrupa kıtası’nda ulus devletlerin ortaya çıkmaya başlamasıyla birlikte, bu değişimden doğal olarak Kürtlerde etkilenmiştir... Ve uzunca bir zaman kesitinde çeşitli biçimlerde devam eden Kürtlerin ulusal özgürlük mücadelesini kısaca özetleyecek olursak; Şehrezor ve çevresinde hüküm süren güney Kürdistan’daki Baban emirliği beylerinden Abdurrahman Paşa 1806 yılında "Baban ayaklanmasını" başlatmış ve bu ayaklanma Kürtlerin "ulusal nitelikli" ilk başkaldırısı olarak bilinmektedir... Ve devamla : 1815 yılında Rewanduz’lu Mehmet Paşa, 1828 yılında Bedirhan Bey, 1854 yılında Yezdanşer, 1878 yılında Bedirhan Osman Bey, 1880 yılında Şeyh Ubeydullah, 1914 yılında ise kuzey Kürdistan’da Bitlis, güney’de ise Barzan ayaklanmaları o dönemin Osmanlı ve İran Şahlığı güçlerince bastırılmış ve Kürtler ağır katliamlardan geçirilmiştir…

Yıl 1921 Koçgiri “Dersim,” yıl 1925 Şeyh Said, yıl 1930 Karaköse “Ararat” ve 1937 yılında Seyid Rıza “Dersim” önderliğindeki Kürt ulusal özgürlük başkaldırıları ise, ırkçı-sömürgeci Kemalist güçlerce “soykırım olarak da adlandırılan” vahşiyane bir biçimde bastırılmıştır...

Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti yöneticileri yapmayı planladıkları her katliam öncesinde tıpkı bugün olduğu gibi, katliamdan geçireceği halka özgürlük vereceğini vaadetmiştir... Ancak nedense bu güne kadar vaadedilen bu özgürlükler bir türlü gerçekleşmemiştir...
                                                                *  *  *
1929 yılında Ararat başkaldırısı sırasında, Kürt özgürlük savaşçılarının direncini kırmak amacıyla, Kemalist yöneticiler tarafından “af ve özgürlükler” vaadedilmesi üzerine, o dönemde hem Türkiye hemde İran Şahı’nın güçlerine karşı mücadele veren Hoybün Örgütünün Kürt halkına yaptığı “çağrı’yı” Prof. M. A. Hasretyan’ın Türkiye’de Kürt Sorunu adlı yapıtından özetleyerek siz sayın okuyuculara sunmak ihtiyacı hissettim. Çünkü 78 yıl önce kaleme alınan bu çağrı sanıyorum bugün de geçerlidir...

(...) Kürtler, kardeşler! Hayatınızı tehdit eden yeni bir tehlike karşısında bulunuyorsunuz. Yakılmış yüzlerce köyü, öldürülmüş binlerce Kürdü, kızlarınızın ve kadınlarınızın sefaletini gözlerinizin önüne getirerek, birbirinizi seviniz ve silahlarınızı koruyunuz. Aranızdaki düşmanlıkları unutarak size karşı tatbik edilecek yeni zulümlere karşı direniş gösterin... Kürtlere özgü cüretkarlıkla ve sabırla düşmana karşı öç alma hislerinizi korumakta inat ediniz. Ancak bu tür kahramanca bir tutumla, Kürt ulusunun kurtuluş günleri yakınlaşır...

Ararat örgütu içeriden, Hoybün ise dışarıdan Türk yöneticilerinin sahte af ve özgürlük vaadlerine karşı geniş bir kampanya başlatıyor ve çağrı şöyle devam ediyor:

(...) Ey Kürtler! Biliyorsunuz ki Türk hükümeti Kürtler için son günlerde sözüm ona bir af çıkarmıştır. Bu affı çıkarmakla Türk hükümetinin amacı, Türkiye sınırları dışında yaşayan Kürt yurtseverleriyle, halen dağlarda mücadele veren içerdeki Kürtleri hile ile ele geçirmektir... Hoybün Kürt örgütü bu kritik dönemde, Kürt ulusuna bu konuda uyarıda bulunmayı kutsal bir görev sayar...

Herşeyden önce söylüyoruz ki, Türklerin vaad ettikleri bu af, kesinlikle samimi ve gerçek değildir. Türkler kendi kontrolleri dışında bulunmakta olan Kürtleri ülkeye getirerek tevkif etmek istiyorlar. Çünkü:

1-     Türk hükümetinin içerde isyan halinde olan Kürtlere kuvvet yoluyla boyun eğdirme ümidi yoktur. Ülkenin dışında olan Kürtlerin ise Türk Hükümetinin sözüne güveni hiç yoktur. Türk Hükümetinin güttüğü siyaset her ne kadar Kürt halkına çok pahalıya mal olduysa da, bu siyaset aynı zamanda Türk devleti için daha da büyük zararlara ve zorluklara mal olmuştur. (...)

2-     Türkiye’de barış, kanun ve düzen mevcut değildir. Avrupa ve Amerika Türkiye’ye güvenmekte, ülkelerinin günlük basınları devamlı olarak Türkiye içindeki kargaşalıklar hakkında ve M. Kemal idaresinden hoşnut olmayan Kürtlerin isyan halinde oluşlarını ve bu haraketlerinde haklı olduklarını belirtmektedirler. Kısacası bu af vaadi sadece Türkiye’nin kendi çıkarlarını göz önüne alarak planlamış ve Kürtleri yeni bir tuzağa düşürme amacını gütmektedir.

3-     (...) Türk yönetimi bu sahte af ile bir Kürt sorununun olmadığına dünyayı inandırmak istemektedirler. Eğer dışarıda bulunan Kürtleride geri getirebilirlerse, onları da yokedip, artık dünya kamuoyunu bir Kürdistan’ın varolmadığına inandıracaklardır. (...)

4-     (...) Türk hükümetleri bundan öncede suikastler ve hileler yoluyla Kürt örgütlerini dağıtmışlardır... Bütün uluslar bağrından doğan öz örgütleri yoluyla nasıl bağımsızlıklarına kavuştularsa, Kürt ulusu da kendi öz örgütü olan Hoybün öncülüğünde bağımsızlığına kavuşman isteğindedir. Bu nedenledir ki, Türk idaresinin en büyük arzusu Hoybün’u dağıtmaktır. Af çıkarmasının gerçek nedeni işte budur. (...)

5-     Türk Hükümeti için her şeyden önce lider durumdaki kişiler önemlidir; Bundan dolayı bu kişileri aldatarak Kürt ulusunun ‚başını kesmek’ istemektedirler.

6-     Harput, Erzurum, Van, Bitlis, Urfa, Siverek ve Genç’ten sürgün edilmiş olan yüzbinlerce Kürtten, bugün ancak bir kaç yüz kişi hayatta kalabilmiştir. Bütün bunlardan görülüyor ki, tam aksine o, af yoluyla diğer Kürtlere yapıldığı gibi isyan eden Kürtleri öldürmek ve dış ülkelere kaçmış olanlarla, lider durumunda olanları ele geçirmek istemektedir. Türk yöneticilerinin affına inanılmamalıdır. (...)                                                             *  *  *
Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Gül’ün devletin en tepesinde oturmaları ve devlet politikası olan “Resmi İdeoloji’nin” sözcülüğünü üstlenmeleri garipsenecek bir durumda değildir... Çünkü; tarih bize şunu açıkça göstermiştir ki, Türkiye’de eğer kişi, Genelkurmay ya da ‘derin’ devlet bürokratlığı’ndan gelmiyorsa Başbakan ya da Cumhurbaşkanı olamaz... Ancak, eğer sistemin ‘istemi’ dışında gelişen koşullarda Cumhurbaşkanı ve de Başbakan koltuğuna sahip olunduğunda, böylesi kişiler Cumhurbaşkanı veya Başbakan ünvanı taşısa da,  gerçekte değildirler. Çünkü Türkiye’deki rejim doğası gereği, kendi istemi dışında bu göreve gelenlere ancak emir Subayı düzeyinde bir yetki verir... Ta ki, sistemin güvenilir “sivil bir generali” oluncaya kadar... İşte şimdi Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’ın Resmi İdeoloji’nin şahinliğine soyunmaları, büyük bir ihtimalle “Emir Subaylı’ğı” stajını başarıyla tamamlayarak, “generalliğe” terfi edebilmektir...

Almanya, 21. Aralık 2007

ELBİSTANIN SESİ DEĞERLERİNE SAHİP ÇIKMAYA DEVAM EDİYOR!!
Yayın hayatına yeni bir heyecanla başlayan ve bu güne kadar toplumumuz tarafından dikkatle dinlenen aynı zamanda büyük bir moral kaynağı olan ELBİSTAN’ın SESİ Radyosu, halkımızın sesi olmaya devam edecektir... Ayrımcı değil, birleştirici olmak ilkesel hedefimiz olup, bu yolda kararlı duruşumuz devam edecek ve bu doğrultuda ki, çalışmalarımıza yüreğinde „insan“ ve „doğa“ sevgisi olan, hoşgörüyü ilke edinen dinleyici dostlarımızı destek olmaya davet ediyoruz...05.12.2007

ELBISTAN’IN SESİ RADYOSU

YAYIN KURUMU ADINA

Bşk. ALİ UZUN (AZEM)

http://www.elbistaninsesi.ch.vu/

http://www.elbistaninsesi.net/

http://www.asaginergele.com/

http://www.elbistaninsesi.de.tl/

Elbistan’ın Sesi Radyosu dinleyicilerine Önemli
DUYURU
ÖNCELİKLE TÜM DİNLEYİCİLİRİMİZİ EN SAMİMİ DUYGULARIMIZLA

SELAMLIYOR ve DİYORUZ Kİ :

Aynı Toprak parçasının ve aynı ortak kültürün insanları olarak gerek siyasi, gerek sosyal, gerek kültürel konularda olsun, sizlerde bilirsiniz ki, Radyomuzun ilkeleri son derece açık ve nettir... Zaten bu husus uzun bir süreden beri internet sitemizde yayınlanmakta olan tüzüğümüzde de hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak bir şekilde açıkça belirtilmiştir... Bu durumda, bizim buradaki amacımız ve görevimiz, ilkelerimizi pratikte hayata geçirmek ve bununla beraber kültürümüzü ve geleneklerimizi gelecek kuşaklara miras olarak bırakmaktır...
Şurası kesindir ki, bizler; Pir Sultan Abdal geleneğinin ısrarlı takipçisi olduk ve bundan sonra da  olacağız... Yani her zaman ve her koşulda haklıdan ve mağdurdan yana olacağımızın altını burada  bir kez daha kalın çizgilerle belirterek, bu yolda kararlı bir şekilde yürüyeceğimizi ve bu kararlılığımızdan kesinlikle ödün vermeyeceğimizi dost ve düşmanların bilmesinde yarar olduğunu düşünüyoruz... Ayrıca, bir diğer temel ilkemiz ise; Sadece ülkemizde değil, Dünya’nın neresinde olursa olsun, insanların kardeşçe ve barış içerisinde birarada yaşamasının başlıca idealimiz olduğudur... Ve bu doğrultuda ki mücadelemize de, ilkelerimizden hiç bir ödün vermeden devam edeceğiz...
Tüm Elbistan’ın Sesi Radyosu dinleyicilerinin de bildiği gibi, tüzüğümüzde belirlenmiş ilkelerimizi ve burada da kısaca belirttiğimiz, felsefesel dünya görüşümüzü kabullenmeyen bazı arkadaşlarla yollarımızı ayırmak zorunda kaldık... Bunun üzerine bu arkadaşlar, radyomuz Elbistan’ın Sesi Radyosu dinleyicilerinin kafalarını karıştırarak, bizleri bölmeye yönelik “Bizans Vari”  taktiklerle aleyhimize karalama ve tehdit kampanyaları düzenlemeye başlamışlardır... Bu tür etik olmayan davranışlara başvurmanın bir işe yaramayacağı aşikardır... Ve böylesi bir durumun kendilerine de bir yarar getirmeyeceğini bu arkadaşların “idrak” etmesinin isabetli olasağı inancındayız...

  Gene birtakım arkadaşlarımızın iddia ettiği gibi; Radyomuz Elbistan’ın sesi, “Bölücülüğe” kesinlikle hizmet etmemektedir... Ayrıca “Bölücülük” soyut bir kavram olduğundan, insanlarımız bölücülük sözcüğünden farklı anlamlar çıkartmaktadır... (Örneğin; Devlet ve kimi çevrelere göre, PKK ve Sosyalistler bölücü olarak nitelenirken, bazı kesimlerce de, -DEVLET- bölücü olarak değerlendirilmektedir.)  Bizlere böylesi asılsız suçlamalar yönelten bu arkadaşların gerçek amaçlarının, “Birlik ve Beraberliğimizi” bölmeye yönelik yıkıcı faaliyetler içersinde  oldukları apaçık ortadadır... Son olarak bu arkadaşlara; Böylesi ucuz demogojik davranışların en hafif deyimle basiretsizlik olduğunu hatırlatmak istiyoruz...                                                              *  *  *
Sevgili dinleyici dostlarımız!..

Bizler, Elbistan’ın Sesi Radyosu olarak ayrımcı değil, aksine birleştirici bir anlayışı ilke edinerek yola çıktık... Ve yolumuza aynı kararlılıkla devam edeceğiz... Ayrıca; Bugüne kadar Radyomuz hiç kimseye “Geçim ve Kariyer” kapısı olmadı, kimsenin kuşkusu olmasın! Bundan sonra da kesinlikle olmayacaktır...Bu doğrultuda ki, mücadelemize yüreğinde -İNSAN ve DOĞA- sevgisi olan ve –HOŞGÖRÜYÜ- ilke edinmiş tüm dinleyici dostlarımızı da bizlere destek olmaya davet ediyoruz...
ELBİSTAN’ın SESİ RADYOSU
 
Yayın Kurumu adına
F. HIZARCIOĞLU

 16.11.2007

Reklam
 
 
>> 79900 ziyaretçiGiriş yapmıştır
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=